Alem-i Medeniye
Haberler:
 
*
Selâm, Musafir. Lütfen kiriş yapıñız ya da aza oluñız.
Faalleştirme (aktivatsiya) mektübiñiz kelmegen olsa bu yerge basıñız.
2012 fevral 12, 00:41:00


Qullanıcı adıñıznı, paroliñizni ve faal qalma müddetini kirsetiñiz


Saife: 1 ... 5 6 [7] 8
  BASTIR  
Yollağan Mevzu: Milletimizniñ adı: Qırımtatarmı, Tatarmı, Qırımmı?  ( 8599 kere oqulğan)
metehanoğlu
Full Member
***
Offline Offline

Beyanat sayısı: 87


Azalıq malümatı
« Cevap #90 : 2010 mart 05, 02:05:01 »

Siz Tatar olmayabilirsiniz, herkez Tatar olacak diye bir kaide yok; ancak siz Tatar değilsiniz diye, koskoca Tatar Milleti soyunu inkar edecek değil.

Ben şahsen öyle her bilim adamının yazdığı kitaba ve makaleye sazan balığı gibi atlayıp, inanmam. Önce sorgularım ve mantığımı çalıştırırım; çünkü çoğu asimilasyon amaçlı yazılıyor. Asimilasyonda bir soykırım çeşididir. Günümüzde artık fiili soykırımlar pek yok; ancak asimilasyon adı altında soykırım, bütün hızıyla devam ediyor maalesef.

Hadi ben Cailim diyelim, bütün Tatar aydınlarıdamı Cail?                                                                                                                                   BİZ ARAB DEĞİLİZ, AMMA TATAR DA DEĞİLİZ EFENDİM. ÇÜNKİ ‘TATAR MİLLETİ’ BİZLERDEN BAMBAÞKA BİR MİLLETDİR.
                                                                                                                                                                             MALESEF İSMAİL GASPIRALI'NIN  ADINA AÇTIĞIM SAYFAYI OKUMA TENEZÜLÜNDE BİLE BULUNMAMIŞSINIZ.O SÖZLER BENİM DEĞİL BİZZAT MERHUMUN İFADELERİDİR.
Benim görüşüme gelince;Boy adıyla millet adını karıştırıyorsun ve burada Türklük'e  büyük hizmetler vermiş tarihi şahsiyet üzerinden boy milliyetçiliği yapıyorsun.TÜRKİYE kahir ekseriye oğuzdur(arapların deyişiyle Türkmen'dir.Bunun anlamıda imanlı Türk manasına gelir) Senin demene göre TÜRKİYE'nin adı OĞUZİZTAN olmalı  bütün boyları içine alan ada TÜRK denir.KUN'lardan beri kullanılır.Tamam herkes boyuyla,aşiretiyle,sülalesiyle.ailesiyle övünecek bu konuda hem fikirim sorun yok amma millet deyince duracaksın.Benim soyumu sordum ata ana(ninem) tarafım Kırımdan romanya'ya sürgün olan ve SULTAN  ABDÜLMECİD'in bizati kendisinin TATAR TÜRK'leri için kurduğu MECİDİYE vilayetine yerleştirilen Türk'lerden Ata babam(dedem) Ertuğrul gazi'nin KARAKEÇİLİ aşiretinden yani HANEDAN'a akraba  akaid meshepde İMAM-I MATURİTİye ameli meshepde İMAM-I  AZAM EBU HANEFİye meşrepte NAKŞİBENDİYYE neshepde TÜRKÜM boyumuda sen tayin et
« Soñki deñişiklik: 2010 mart 05, 03:33:05 Yollağan: metehanoğlu » Logged
AlperenKIRIM
Sr. Member
****
Offline Offline

Beyanat sayısı: 169



Azalıq malümatı
« Cevap #91 : 2010 mart 05, 02:46:30 »

Benim soyumu sordum ata ana tarafım Kırımdan romanya'ya sürgün olan ve SULTAN  ABDÜLMECİD'in bizati kendisinin TATAR TÜRK'leri için kurduğu MECİDİYE vilayetine yerleştirilen Türk'lerden

ata ana derken , yani valideniz mi?
Logged
metehanoğlu
Full Member
***
Offline Offline

Beyanat sayısı: 87


Azalıq malümatı
« Cevap #92 : 2010 mart 05, 03:20:51 »

Burada yazı kaleme almamın sebebi tarihi gerçeklere aykırı yazılar yazıldığı içindir.ALLAH'ıma şükür TÜRK (OĞUZ(24BOY),KIPÇAK(TATAR,KAZAK,KIRGIZ,BAŞKURT,KAMA,....)KARLUK(ÖZBEK,UYGUR,)) Olarak yarattı .İmanla şereflendirdi.İMANLA ŞEREFLENMEK NASİP OLMAMIŞ OLAN ÇUVAŞ,SAHA,SARI UYGUR,TUVA TÜRKLERİNİN VE MİLLETİMİN AKRABASI OLAN MOĞOL ULUŞ'ada iman nasip etmesini niyaz ederim.
 
« Soñki deñişiklik: 2010 mart 05, 03:52:48 Yollağan: metehanoğlu » Logged
batugeray
Hero Member
*****
Offline Offline

Beyanat sayısı: 340


CİHANGİR BORAN ---- ( Qırım TATAR'I ) -----


Azalıq malümatı
« Cevap #93 : 2010 mart 05, 13:42:29 »

Metehanoğlu rumuzuyla yazan gizli insan,

Bizim meselemiz Qırım meselesidir. sorunumuzda Ruslar ve Ukrainlerledir; Farklarımız olsada, Türkler  bizlerin Turan kardeşlerimizdir;

Bence sen hayal aleminde yaşıyorsun. Dünyada senin gibi Türkiye Türklerinden başka kimse kendine Türk demez. Tatar, Kırgız, Uygur v.b…Bizler bir ağacın dallarıyız. Siz Türkiye Türkleride bu ağacın dallarından sadece birisiniz. O ağacın adı da Turandır. Senin için Türklük nekadar önemli ise, benim içinde Tatarlık o kadar önemlidir; keza senin için Tatarlık ne demekse, benim içinde Türklük o demektir.

Eğer birgün Turan birliği olacaksa, bu birlik; kardeşlik ve eşitlik ilkeleri içinde bir federasyon şeklinde olabilir.

Tatar, Kırgız, Uygur v.b… diye ayrım – kayrım yapıyorsunuz diye bizleri hep hainlikle suçladınız; ancak biliyorsunuzki, Türkiyede Türklük bilincide bizlerden gelip kalmıştır.

Tek millet, tek Din; “Türk İslam sentezi” deyip duruyorsunuz; Bu felsefe yıllardır Türkiye sınırları içine kendini hapsetmiştir…

Arkadaşım, İnsanlar Din konusunda özgür bırakılmalıdır, bu Tañrımızın hoşuna gider. İnsanlar hangi Dine inanmak isterlerse ona inansınlar. Devlet gözünde, Hiçbir Dinin diğerine karşı bir üstünlüğü olmamalıdır, keza hiçbir Kabile veya Urugunda diğerine karşı bir üstünlüğü - ayrıcalığı olmamalıdır. Cengiz Kan ve torunları 1200 lü yıllardan 1900 lü yıllara kadar bu formülle birliğimizi ayakta tutabildiler.

Dikkate alınıp yazılarının okunmasını istiyorsan, önce efendi gibi kendini tanıt. Öyle “metehanoğlu” rumuzunun ardına saklanıp Tavşan yiğitliği yapma!
Logged




Taşlañız o paqır qalqnı, suşu coq,
Suşu bolsa, caşavında ötiycek, –
Menmen Cengız, Temır Qan'nıñ torunı,
Menmen onıñ colun daim kütiycek...

Sırımnı bildırme,
Cavlarnı qüldırme,
Tatarman – Cengızday!
Qart Dunay, qart Dunay!..

Beqır Şobanzade
metehanoğlu
Full Member
***
Offline Offline

Beyanat sayısı: 87


Azalıq malümatı
« Cevap #94 : 2010 mart 05, 15:40:57 »

heralde anladığım kadarıyla kadarıyla kendini moğol uluş dininide budist olarak  tanımlıyorsun
Logged
metehanoğlu
Full Member
***
Offline Offline

Beyanat sayısı: 87


Azalıq malümatı
« Cevap #95 : 2010 mart 05, 15:42:09 »

cahile laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan zordur
Logged
batugeray
Hero Member
*****
Offline Offline

Beyanat sayısı: 340


CİHANGİR BORAN ---- ( Qırım TATAR'I ) -----


Azalıq malümatı
« Cevap #96 : 2010 mart 05, 17:25:14 »

                                                                                                                                                                             Ata babam(dedem) Ertuğrul gazi'nin KARAKEÇİLİ aşiretinden yani HANEDAN'a akraba  akaid meshepde İMAM-I MATURİTİye ameli meshepde İMAM-I  AZAM EBU HANEFİye meşrepte NAKŞİBENDİYYE 

Sana Dinini – mesebini soran olmadı! Sen hangi Dine inanırsan inan! Hangi meshebe tabi olursan ol! Bu Tañrı ile senin aranda olan bir şeydir.

Şimdi çok daha iyi anlıyorum senin bu kuyruk acının nerden geldiğini.
Bu Softalar, kendilerine tabi olmayan temiz ve saf Müslümanlara bile yaşam hakkı tanımazlar.
Bu radikal İslamcı geçinen, İslam Düşmanlarıyla Tatar Kan’ larının ezeli ve ebedi mücadelesi herkezce malumdur.

Örnek: “Müslüman olmayan (Şamanist) Tatar ların, öldürülmesi vaciptir” diye fetva çıkaran o zamanki Bağdat Halifesi, Halife Mustasım için, Bağdat seferi düzenleyen ve yenilgiye uğratan, sonra da yakalattırarak keçeye sardırıp atlara çiğneten ünlü  Khan  kimdi?

Cevap: İlhanlı Khanlığı nın lideri, Cengiz Khan ın Torunu, Hulagu Khan.

heralde anladığım kadarıyla kadarıyla kendini moğol uluş dininide budist olarak  tanımlıyorsun

Dinimi, nesil – nesebimi senin gibi radikal İslamcılardan öğrenecek değilim.
Dinim Tañrım ile benim aramdadır, seni ilgilendirmez.

Adımı, Soyadımı, Milletimin Adını merak ediyorsan, Resmimin altında ikiside yazıyor.

Bide utanmadan kendini Türkçü – Turancı  diye tanıtıp, sahtekarlık yapıyorsun. Türklük kim? sen kim? Benim bildiğim Türkler, yürekli olur. senin gibi rumuzunun arkasına saklanıp Tavşan yiitliği yapmazlar. 

Moğol kelimesi de, 100, bilemedin 150 yıllık uyduruk bir isimdir. Eğer siz 150 yıl öncesinde Moğol ararsanız, yine karşınıza Tatar çıkar, bu böyledir.

Moğolların gizli tarihi, diye de bir tarih varsa da, 150 yıl öncesinden daha geriye gidemez. bu konuda birçok çalışma vardır; ancak hepsi Tatar istilası altın da inim, inim inlemiş ülkelerce, bilinçli bir şekilde, büyük masraf ve harcama yapılarak yazılmış, uyduruk tarih safsataların dan başka bir şey değildir. Şu anda bile, bu kötü niyetli insanlar, harıl, harıl Cengiz Khan Atamın mezarını arıyorlar;  çünkü  o mezarı açıp delilleri karartmak istiyorlar ve dahası, Emir Timur Atamın Özbekistan daki mezarına yaptıkları gibi hayvanca muameleyi onun kalan kemiklerine de, hunharca yapmak istiyorlar. Sağlığın da atının nallarını yalayan iğrenç insanlar, şimdi bunların peşin de.

SOĞUŞ TOYI

Endi cer-kök qaltıray, turdı Cebe, Sabutay.
Cavğa qol berme Quday, bizge küneş caltıray.
Tatar qalqı tirile, muñsız cuqla Qartbabay.
Eski doslarıñ kele, Şorşıp gürle qart Dunay.
Baytal eti, köp qımız, endi bizniñ aqqımız.
Soğuş toyı cıyıla, ey Tatarlar turuñız.
 
Şırın, Barın, Arğını, Nayman birge kereyi;
Bunday bolıp er biri, Toyımızğa davetli.
Bizmen birge qoşılğan, Soğuşnı Toy bilmeli;
Dini ne bolsa bolsın, Tañrı bir dep kelmeli.
Zulum bassa bo ceri, Tatar şığar tez beri;
Oqday cavğa cuvurıp, kene cağar fitneni.

Ey ülema softası, şoşqa yobaz bızması,
Sen qız bala kömerken, Tañrı kim? dep aytarken;
Sabiy-subyan qızlarğa, şipte nikâ qıyarken;
Tatar, Tañrım diy edi, aq coldan qaytmay edi.
Qanımız cenkte ölse, Qatunı başbuğ edi.
Bizde Totay, Qan edi, Qanlıq başında edi.

Çeşit türli dinlerge, kâpirler dep, sapıtma!
Hıristiyan, Müseviy, bunday bolıp er biri;
Bır Tañrısın bilgen soñ, Aq colğa qol bergen soñ,
Musulmandır elbet de, esap küni maqşerde.
Cılqı soyıp aşağan, Tatarğa kâpir diysiñ;
Bir Quranğa qarasañ, aqıyqatnı bilirsiñ.

Anefiysi, Şafiysi, Malikiymen Anbeli,
Arzğa köp pitne şaşıp, böldi alay Mümini,
Mence aslı Qurandır, Muammedniñ mezebi.
Protestant, Ortodoks; qaysı sizniñ colıñız?
Tañrı bir dep aytıñız; bir Quranğa qaytıñız.
Bizlerniñ Tañrısı bir, bizmen birge cüriñiz.

Nice şaytan ordusı, saldı ölüm qorqusı.
Askerleri köp eken, teknoloji bar eken;
Kökrekten kelmegen soñ, cigitlik etmegen soñ;
Qoldan casav car bolur; aqır soñu talq bolur.
Nice kişke Ordular, Tüşpan şirkin bızdılar;
Soğuş toyı cıyıla, şait bolıñ cıltızlar.

cazğan: Cihangir BORAN
Tarii:  26. 12. 2009
ANKARA – Polatlı – Saqarya (Tırnaqsız) köyü.

Metehanoğlu rumuzuyla yazan gizli insan,

Dikkate alınıp yazılarının okunmasını istiyorsan, önce efendi gibi kendini tanıt. Öyle “metehanoğlu” rumuzunun ardına saklanıp Tavşan yiğitliği yapma!
« Soñki deñişiklik: 2010 mart 05, 17:46:03 Yollağan: batugeray » Logged




Taşlañız o paqır qalqnı, suşu coq,
Suşu bolsa, caşavında ötiycek, –
Menmen Cengız, Temır Qan'nıñ torunı,
Menmen onıñ colun daim kütiycek...

Sırımnı bildırme,
Cavlarnı qüldırme,
Tatarman – Cengızday!
Qart Dunay, qart Dunay!..

Beqır Şobanzade
batugeray
Hero Member
*****
Offline Offline

Beyanat sayısı: 340


CİHANGİR BORAN ---- ( Qırım TATAR'I ) -----


Azalıq malümatı
« Cevap #97 : 2010 mart 05, 17:28:15 »

Saygılı porum azaları,

Eger müsade eter bolsanız Men sızge Türkiyedeki Tatarların ve Türüklerın en balaban tüşmanını bır aytmak istiymen,

Erkezce malum, bız Kırım Tatarları, Tatarların Müsülman soyundanmız; kitabımızda Kuran, bırde er vakıt Tangrı birdir dep aytamız; lakin Türkiyede bek köp İslami tarikat, cemaat, bunday bolup, çeşit türlü gurup bar. Bo Tarikat, cemaat ve guruplar caşlarımıznın kafasına bolmaycak kucur şiyler tıgalar. Misal menım caşlıgımdada maga köp ayttılar, ne aytalar? dep sorasanız; olar diylerki, "Sakın  Kurannı anlap bılgenın tılde mealen okuma, sapıtırsın, coldan şıgarsın" dep aytalar; "kel bıznıng cemaatke koşul, bızlernın şıkımıznın, mürşidimiznin cazganı şiylernı oku" diyler. Bırde, Tatar bolganımı üyrengenlerınde betlerının şırayı kaşa, bek kızalar; "sakın Tatarman dep aytma, Tatarlar Müsülmanlık tüşpanıdır" dep aytalar. Mende olarga köp kere ayta edım; "Bız Tatarlar Müsülmanlık tüşpanı tuvulmuz, calgız İslamnı, Müsülmanlıknı özünün menpaati üşün kullangan, bunday bolup, Dinler arası tüşpanlıkman, zorbalıkman, zorlama, tayatma yasagan. Bunday bolup, süygülü peygamberımızge iptira atıp, özünün uydurganları laplarnı bızge Peygamber sözü, Hadis dep, münapıklık yasagan kışılerge cav bolgan bır kalkmız bız" dep ayta edım. Maga köre Türkiyedeki Tatar ve Türük caşlarının en balaban meselesı bo pisliklerdır.

Ayrıca, bızler Kartlardan er vakıt şulay tugan edık "Mına Balam, Bo Kuran bıznıng Kitabımızdır, alem kayda ketse ketsın, sen Kurandan eş aylanma" dep tuygan edık. 

Sızler bo mevzuda ne oylaysınız?

DEGENİNDAY BOLDIÑMI?

Endi kirdiñ mezarğa,
Mına coqsıñ collarda,
Cıyğanıñ köp mallarıñ,
Qaldı endi cavlarğa.
Sen Dünyağa toydıñmı?
Kâpirge cav boldıñmı?
Qan küreşmen oğraşıp,
Batırlar diy uruşıp,
Giray Qanlar Torunı!
Degeninday boldıñmı?

Kirmeden şo mezarğa,
şıqsa ediñ collarğa,
Cıyğanıñ köp mallarıñ,
Qalmaz edi cavlarğa.
Sen Dünyağa toymadıñ;
Kâpirge cav bolmadıñ;
Qan küreşmen oğraşıp,
Cigitler diy uruşıp,
Temir Qannıñ Torunı!
Degeniñday boldıñmı?

Qa? Ne ettiñ caşavda?
Ömür aydap Dünyada,
Tatarman dep Toylarda,
şıñlar aytıp cürdiñmi?
Endi keş boldı vaqıt,
Köz caşın cerge aqıt.
Tursañ da şo mezardañ,
Caşlığın coq ne yazıq.
Batu Qannıñ Torunı!
Degeniñday boldıñmı?

Men şığaman collarğa,
Canım peda Vatanğa.
Şay ölüm collarında,
Bir kün kirsem mezarğa,
Sendiy bolmam öldimmi?
Bılay kirsem mezarğa,
Endi küneş cavlarğa,
Tuvmayacaq kördiñmi?
Cengiz Qannıñ Torunı!
Degenimday Boldımmı?

cazğan: Cihangir BORAN
Tarii:  01. 12. 2009
ANKARA – Polatlı – Saqarya (Tırnaqsız) köyü.
« Soñki deñişiklik: 2010 mart 05, 20:44:00 Yollağan: batugeray » Logged




Taşlañız o paqır qalqnı, suşu coq,
Suşu bolsa, caşavında ötiycek, –
Menmen Cengız, Temır Qan'nıñ torunı,
Menmen onıñ colun daim kütiycek...

Sırımnı bildırme,
Cavlarnı qüldırme,
Tatarman – Cengızday!
Qart Dunay, qart Dunay!..

Beqır Şobanzade
metehanoğlu
Full Member
***
Offline Offline

Beyanat sayısı: 87


Azalıq malümatı
« Cevap #98 : 2010 mart 05, 17:45:59 »

Gaspıralı İsmail Bey: Dilde Birlik ve Türklük Şuuru
17/12/2009 18:27:00 Necip HABLEMİTOĞLU
Yazı ebatı:   
 


19. Yüzyılın sonlarına doğru Türk Dünyası, medeni Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında, hemen her alanda oldukça geri durumdaydı. Bu geriliğin nedenleri ve çözümü üzerine kafa yoran Türk aydınları, “ceditçi” yani yenilikçi, aydınlanmacı bir platformda yeralmışlardı. Karşılarında ise, mevcut durumu muhafazadan, yani statükonun devamından yana çıkarı olan “kadimci”ler bulunmaktaydı. Türk Dünyası’nın tek hür ve göreceli müstakil devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, sözkonusu geriliğin giderilmesi ve gelişmiş medeni ülkelerle aradaki farkın kapatılması için fikir üreten Namık Kemal, Ziya Paşa, Mithat Paşa, Ziya Gökalp, Mehmet Emin (Yurdakul), Ömer Seyfettin, Halide Edip (Adıvar) gibi aydınlar, teşkilatlı olmayan bir hareketin önde gelen isimleri arasındaydı. Yaklaşık 30 milyonluk bir Türk azınlığa sahip olan Çarlık Rusyası’nda ise, Gaspıralı İsmail Bey, Abdül-Kayyum Nasırî, Þihâbeddin Mercâni, Musa Carullah Bigi, Fatih Kerimi, Hasan Bey Zerdabî, Mirza Feth-Ali Ahundzâde, Dr. Hüseyinzâde Ali Bey, Ahmet Aga(yev), Ali Merdan Topçubaşı, Mirza Elekber Sâbir gibi aydınlar, mevcut geriliğin tahlili, sebep ve neticeleri üzerine çalışmalar yaparak, mücadele vermişlerdi.

Gaspıralı İsmail Beyi, dönemin diğer Türk reformcularından ayıran özelliği, görüşlerini ve meselenin çözümüne ilişkin tekliflerini sistematik bir programa dayandırmasıydı: Gaspıralı, özetle, milli okulların geliştirilmesini ve eğitimde reform yapılmasını; milli eğitim kurumlarının ve fakir öğrencilerin, açların, felâketzedelerin maddeten desteklenmesi ve bu istikamette içtimai tesanüdü sağlamak için ‘cemiyet-i hayriye’ler kurulmasını; bütün Türklere ortak dilde hitâb edecek milli basının faaliyete geçmesini; din tesiri altındaki hayat tarzının modernleştirilmesini; Türk kadınının hususi ve kamusal sahada tam bir hürriyete ve erkeklerle tam bir müsavata kavuşturulmasını; cinsiyet ayrımı yapılmaksızın milli nitelikli bir aydınlar zümresinin yetiştirilmesini talep ediyordu. Bu programın asıl maksadı, önce Çarlık Rusyası’nda yaşayan Türk topluluklarına, sonra da tüm Türk Dünyası’ndaki Türk topluluklarına milli hüviyet kazandırırken, Türklük şuurunu da aşılamaktı. Bir başka ifadeyle, milli hüviyetinden habersiz, kendini dini hüviyetle “ümmet” olarak niteleyen ve ayrıca Rusya’da “inorodetsi” statüsünde yeralan Türklerin, millet olma merhalesine ulaşmalarını sağlamaktı. Zira, medeni ülkelerin içinde millet merhalesine ulaşamamış bir tek ülke mevcut değilken, geri ve sömürge konumundaki ülkelerin bir tekinde bile millet merhalesine ulaşılamadığı apaçık bir hakikattı. Millet merhalesine ulaşılmadan, milliyet şuuruna sahip olunmadan, mevcut gerilikten ve çok taraflı esaretten kurtulmak mümkün değildi. Gaspıralı İsmail Bey, bu amacı şu veciz ifadeyle sloganlaştırmıştı: “Dilde, Fikirde, İşde Birlik!..”

        1. DİLDE BİRLİK VE TÜRKLÜK ÞUURUNA KARÞI GELENLER

Osmanlı İmparatorluğu’nda suni Osmanlı milliyetçiliği ya da ümmetçilik geçerliliğini korurken, Çarlık Rusyası’nda da mahalli şivelerden ve hatta ağızlardan ayrı bir edebi dil, Türk boylarının her birinden de ayrı bir millet yaratma çabaları, Rus devletinin asli politikalarının icabı idi. Bu dönemde, Bulgar kökenli İdil-Ural Türkleri, Kıpçak kökenli Kırım Türkleri, Oğuz kökenli Kafkasya Türkleri için ortak “Tatar” sıfatı kullanılmaktaydı. Bu kavram karmaşası içinde Türkistan Türkleri, İdil-Ural Türkleri için “Nogay” tesmiyesinde bulunurlarken, Türkistanlılar için de yaygın biçimde “Sart” tâbiri kullanılmaktaydı. Ki bunların hiçbiri bilimsel gerçeği yansıtmamaktaydı. Başta İlminski olmak üzere bazı Rus devlet adamları, akademisyenler ve misyonerler, panslavizmin karşısında tehdit oluşturan Türk soylu toplulukların birliğine yolaçabilecek ortak paydaları silme, yok gösterme gayretindeydiler (1). Bunun için de önce “Türk” adının unutturulması; yerine “Tatar”, “Kazak”, “Kırgız” gibi boy-kabile isimlerinin ikâme edilmesi; her lehçe ve şivenin apayrı bir dile dönüştürülmesi; boy milliyetçiliğine göz yumularak Türk toplulukları arasında suni düşmanlıkların ve ayrılıkların yaratılması gibi ince taktiklere başvurmuşlardı. Boy milliyetçiliği, Rus devletini korkutmuyordu, aksine, Türk toplulukları arasında ayrılıklara, düşmanlıklara yol açacağından işlerine geliyordu. Kaldı ki, boy milliyetçiliğinin Rus düşmanlığına yol açması da önemli değildi; zira, birliğini, tesanütünü kaybetmiş büyük bir kitle içinde küçük bir parçanın ne kadar zararı olabilirdi ki?.. Önemli olan asıl tehdit kaynağını, büyük Türk kitlesini -henüz milliyet şuuru oluşmadan- parçalayarak tesirsiz hale getirmek idi. Böylece, “Tatarcılık”, “Kazakçılık”, “Kırgızcılık” gibi boy milliyetçiliklerinin yolu açılmış oldu...

Bilerek ya da bilmeyerek “boy milliyetçiliği” yapan, dolayısıyla “Türk hüviyeti”ni reddedenler, başlıca üç farklı grupta kümelenmişti: Rus propagandasının etkisi altında kalan cahil ve yarı-cahil kesim, samimi olarak, meselâ “Tatar” olmakla, “Tatar milletine mensup olmakla” gurur duyuyorlardı. Dinî bağnazlığın farklı bir türevi, bu suni milliyetçilik için de söz konusuydu. Okumaya, araştırmaya ve gelişmeye nispeten kapalı olduklarından, bu kesime doğruyu anlatmak hayli zordu. Genelde milliyet hüviyeti yerine “dinsel hüviyet” kullanan eskilik yanlısı kadimciler de bu grubun içinde sayılırlardı.

Türklük bilincine sahip olup da, sosyalist örgütlere sırf azınlığın sorunlarının radikal biçimde savunuculuğunu yaptıkları için destek veren aydınlarla (A. Hadi Maksudi, Hasan Sabri Ayvaz v.d.), gerçekten sosyalist fikirlere inanan, Sosyal Demokratlar, Sosyal İhtilâlciler (Es-Er’ler) gibi sol örgütlere mensup olan radikal görüşe sahip Türk gençleri ikinci grupta yer almaktaydı. Özellikle bu gençler sosyalist terminolojiden etkilendiklerinden “halklara özgürlük” gibi temel slogan ve söylemlerde, genel nitelikte milliyetçilik, -burjuva milliyetçiliği- anlamında kabul edilerek reddedilmekte; ancak ezilen halkların milliyetçiliği teşvik edilmekteydi. Hiç şüphesiz bu gruptakilerin neredeyse tümü, halkının en temel hak ve özgürlüklerini tanımayan ve sadece sömüren Çarlık rejimine karşı aktif mücadele için hayatlarını tehlikeye atan vatanseverlerdi. Nitekim, Sovyet rejimi döneminde bunların büyük bir bölümü öldürülerek tasfiye edilmişlerdi (Sultan Galiyev, Veli İbrahim v.d.). Bir bölümü ise daha önce Türklük bilincine sahip olarak eski ideolojilerinden vazgeçmişlerdi (Ayaz İshaki, Nasip Yusufbeyli v.d.). Halkına ihanet ederek yeni rejimle sonuna kadar işbirliği yapanların oranı ise son derece düşüktü...

Bazı entelektüellerin oluşturduğu bir diğer grubun içinde Rus okullarından mezun olup, tamamiyle Rus kültürünü benimseyen Türk gençleri olduğu gibi; bu okullardan birer müfrit Rus düşmanı olarak yetişen gençler de vardı. Rus kültürünü benimseyenler, “boy”ların ayrı birer millet olduğunu tartışmasız kabul ederken; diğerleri, bu ivme kazanmış bölünme sürecinin durdurulamayacağını, “Türk hüviyeti”nin geçerli olması için önce “ortak bir edebiyat dili” olması gerektiğini ve bunun da olmadığını öne sürerek “boy hüviyeti”ni ön plana çıkarıyorlardı. Bunların görüşüne göre, “ortak bir edebiyat dili” yoksa, herkes başının çaresine bakmalı ve kendi “edebiyat dili”ni yaratmalıydı. Bu yol, hem daha zahmetsiz, hem daha kestirmeydi; hem halkçı ve hem de milliyetçi özellikleri taşımaktaydı. “Türk hüviyeti”ni savunmanın, “ortak bir edebiyat dili” oluşturmanın halktan ve de Rus yöneticilerinden göreceği tepkiler dikkate alındığında, büyük riskleri söz konusuydu. Oysa, kendi lehçesinde (dilinde) eser verildiğinde, öncü olarak tarihe geçmek son derece cazip ve kesinlikle de risksizdi. Bunların dışında, sırf yerel edebiyatı geliştirmek, halkını uyandırmak uğruna kendi lehçelerinde anıt eserler meydana getirmiş yazar ve şairlerin sayısı ise hiç de az değildi (Tukay, Abay, Çolpan, Çobanzâde v.d.).

1.1. EDEBİ DİLDE BİRLİK

Gaspıralı İsmail Bey, “Tercüman”da yazdığı belki yüzlerce yazıda, farklı gerekçelerle de olsa “Türk hüviyeti”ni kabul etmeyenleri, her halükârda Rus menfaatlerine hizmet ettikleri gerekçesiyle uyarmaktaydı. “Rusya Müslümanları III. Kongresi”nde, Rusya’nın hemen her yerinden gelen delegelere hitaben, “Bizler umumen Türkler, aslımız birdir, neslimiz birdir. Zamanlar, mekânlar ihtilâfıyle şivemizde, âdâtımızda (adetlerimizde) ihtilâf peyda oldu; gittikçe tefavüt (farklılık) artdı. Birimiz diğerimizin lisanını anlamamak derecesine geldik.... Mekteb-Medrese Komisyonu hazır etmiş dukladda (rapor) ibtidai mekteb derslerine dört sene tayin olunmuşdur. Üç senesi sade mahalli lisan ile olsa, dördüncü sene de umumi bir lisanla yazılmış kitab tedris olunsa, tedricen lisan birleşür idi” (2) diyen Gaspıralı, azınlığın kurtuluşunun önce “ortak bir edebi dil” etrafında birleşmekten geçtiğini vurguluyordu. Kongreden bu doğrultuda karar çıkaran Gaspıralı İsmail Bey, öngördüğü dilde birliğin, sade İstanbul Türkçesinde sağlanacağını da gizlemiyordu. Ancak, bunun için Türkçeye Arapça, Farsça ve diğer yabancı dillerden girmiş kelime, deyim ve kuralların çıkarılmasını; buna ek olarak da farklı lehçelerdeki uygun yerel kelimelerin kullanılmasını şart koşmaktaydı (3). Gaspıralı, Osmanlı Türkçesinin aynen kullanılmasına da şiddetle karşıydı (4); Osmanlı Türkçesi denilen suni dilde, ağırlıklı olarak yer alan Arapça ve Farsça kökenli gramer kaidelerinin yanısıra, kelimelerin de Türkçe karşılıklarının bulunup kullanılmasını istiyordu ki, bunun adı tek kelime ile Türkçülüktü. O’nun bu rüyasını -Türkiye sınırları içinde- daha sonra gerçekleştirecek kişi ise Atatürk’tü.

Gazetesindeki “Tercüman” başlık yazısının altında kullandığı “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” sloganına uygun olarak Gaspıralı, ancak bu üç alanda birliğin sağlanmasından sonradır ki Türk Dünyasının özgürlük ve çağdaşlığa kavuşacağına inanıyordu. İstanbul’un en büyük gazetelerinden “İkdam”da (27 Haziran 1914, No. 6245) yayınlanan söyleşisinde, Rusya Türklerinde Türklük bilincinin oluşmasının siyasal sınır tanımazlığını şu cümlelerle ifade ediyordu: “Eğer Türkler (Osmanlı Türkleri) lisanlarını biraz daha sadeleştirmiş, kıraet ve imlâyı (okuma ve yazmayı) teshil edecek (kolaylaştıracak) surette huruf-u savtiyeyi (sesli harfleri) istimal etmeğe (kullanmaya) başlamış olsalardı, beş altı seneye kadar Rusya müslümanlarile lisanları suret-i kat’iyede birleşmiş olurdu. Bundan husule gelecek faydaları izaha hacet yoktur sanırım”.

Gaspıralı, “Tercüman”ın 1906 yılına ait nüshalarında, ortak edebi dil konusundaki yazılarına sıklıkla yer veriyordu. İşte, 108 No.lu nüshada, bu konudaki hassasiyetini, okuyuculara hitap başlığı altında şu gerekçelere dayandırıyordu:

            “İnsanları rapteden (bağlayan) en ibtida (evvela) ‘LİSÂN’dır. Maarif ve edebiyat, din ve millet umurlarının (işlerinin) terakkisi için ibtida ve en zaruri olan vasıta ve sebep, lisân-ı millî, lisân-ı umumi ve edebidir. Umumi lisâna mâlik olmayan tayfalar (kavimler) perakende yak yak kalıp ‘MİLLET’ pâyesiyle pâyidar (devamlı) olamazlar. Kılıç ve zaman ve mesafe ile ayrılmış tayfaları birleştiren ‘KALEM İLE LİSÂNDIR’. Zamanlara ve mesafelere galebe çalan yine kalem ile lisândır. Her kavmin iki büyük sermayesi olur: Biri dindir, diğeri lisân-ı edebisidir. Kardeşler, lisân birliğine çalışacak zaman geldi. Vakit fevti (kaybı) ve gaflet caiz değildir. Geliniz bu işe çalışalım. Nişleyelim deseniz, meclislerde ve her türlü mükâleme (konuşma) ve münazara (ilmi tartışma) mahallerinde ve gazetelerde bu meseleden bahisler etmeliyiz. Bu fikri kuvvetleyip beyn-en-nâs (halk arasında) münteşir kılmalıyız (yaymalıyız). Edebiyatta ve mekteplerde umumi lisâna yol açmaya çalışmalıyız ki, bundan yirmibeş otuz sene sonra efrâd-ı milletin dili birleşsin. Bu ise FİKİR VE İÞ BİRLİĞİNİ mucip olur”.

Gaspıralı İsmail Bey, 16.10.1907 tarihli “Tercüman”da (No.67), ortak edebi dil yolunda alınan mesafeye katkısını şöyle ifade etmekteydi:

            “Bugün Kazan şivesinde yazılan bir cümleyi Kafkaz anlamadığı ve Kafkaz’da kullanılan Azerbaycan lisânını Kazan anlamadığı malûm olduğu halde, ‘TERCÜMAN’ Kafkasya’da da, Kazan’da da, Türkistan’da da, Mısır’da da, Türkiye’de de anlaşılmaktadır. Efkâr (fikirler) ve iş birliği, lisân birliği sayesinde olduğunu takdir eden ‘Tercüman’, yirmibeş seneden beri buna, yani lisân-ı umumi tesisine çalıştı”.

1907’de Hükûmetin azınlık okullarında “ana dili” yeniden yorumlayarak “mahalli şive”nin esas alınmasını öngören ünlü kararnamesine, Gaspıralı İsmail Beyin tepkisi şöyle olmuştu:

            “Maarif Nezareti’nin tefsiri yanlış tefsirdir. Doğma dil (radnoy yazık) demek, kavmin, milletin lisân-ı edebiyyesidir. Rusların doğma dili Vologodskiy, Yaroslavskiy, Kurskiy, Saratovskiy şiveleri değildir, Rusların lisân-ı edebiyyesidir. Bizim de doğma dilimiz TÜRK dilidir, lisân-ı edebiyyemizdir” (5).

“Tercüman”ın 25. Yıl Jübilesi’nin hazırlıklarının yapıldığı günlerde ise şu önemli mesajı vermekteydi:

            “Elli milyonluk Türk kavminin vilâyet vilâyet şiveleri (nareçiya) telaffuzda (pronons) tefavütleri (ayrılıkları) car ise de hâsıl lisanları birdir, binaenaleyh bu kavm-i necibenin umumi lisân-ı edebiyyeye hakkı olduğundan maada, dünyada yaşamak istiyor ise herşeyden ziyade ve herşeyden evvel ittihad-ı lisâna (dil birliğine) çalışmalıdır.... Arslan gibi milletimizin başına gelen felâketler ... her su boyunda bir Han ya Emire tâbi bulunduğu değildir. Her su boyunda bir şive kullanıp, şimdiye kadar umumi lisân-ı hitâbet, lisân-ı edeb vücuda getirmekte ettiği gaflettir. Bundan 25 sene mukaddem ‘Tercüman’ın gayet sade ve mutavassıt şive ile yazıyla başladığı yukarıda söylediğimiz şeylerin neticesidir” (6).

Gaspıralı İsmail Beye göre, Dostoyevski, Turgenyev, Puşkin gibi yazarlar, kendi mahalli lehçelerinde değil de Rus edebi dilinde yazdıkları için büyüktüler. Rus edebi dili de bu yazarlarla giderek zenginleşiyor; Rus halkında da Rusluk şuuru gelişiyor, kökleşiyordu. Þayet Türkler ortak bir edebi dilde birleşebilirlerse, millet merhalesine geçebileceklerdi. Yoksa, paramparça olmaya devam ederken, gerilik ve esaret halleri de sürüp gidecekti.

1.2. TÜRKÇE-TATARCA ÇEKİÞMESİ ÜZERİNE

Rusya Türklerinde “Türk hüviyeti”nin ön plana çıkması, dolayısıyla Türklük şuurunun teşekkülü doğrultusunda yazdığı yazıların birinde (“Yine Lisan Bahsi”, Tercüman, 21 Kasım 1905, No. 95), Gaspıralı, boy milliyetçiliği güdenlere -günümüz için de aynen geçerli- şu bilgileri vermekteydi:

            “Hürmetli ‘NUR’ gazetesinin 11. Nüshasında (A.A.) imzası ile neşrolunmuş ‘TATAR TİLİ’ makalesini okuduk. Cenab-ı muharrir (sayın yazar) diyor:

            ‘Biz Tatarmız, Arab ya ki Türk tügülmüz (değiliz). Þulayuk (şöyle oldukta) tilimiz özümüzge ayrım (başka) bir tildir (dildir)”.Makalenin bu beş satırlarını gördükten sonra ilerisini okumaya hacet yoktur. Demek oluyor ki, Hankirmanlı bir Türk olan Ataullah Efendi özünü bir Tatar zannediyor. Öyle mi? Bu çok büyük bir hatadır. Eğer olmuş geçmiş zaman olsaydı, bu itikad-ı batılayı
            (batıl inanış) yazan, ya ki yazdıran ‘cebir efendi’dir zannederdik. Herşeyin doğrusunu, tamamını yazmaya müsaade edilmiş bir zamanda efkâr-ı umumiyeyi (kamuoyunu) böyle karıştırmak ve edebiyat-ı milliye meydanına böyle tefrika (ayrılıkçılık) düşürmek yalnız ‘Nur’ refikimizin (arkadaşımızın) malûmatsızlığına yüklemek lâzım geliyor.

            Rica ediyoruz ki ayıp buyurmasınlar. Cemaat ve millet işlerinde hatır, gönül, dostluk bakılmaz. İşin doğrusu söylenir.
            Mukaddemce (evvelce) Tiflis’de çıkmış refikimiz ‘Þark-i Rus’, elifba tebdili (alfabe değişikliği) meselesini ortaya atmış idi. Hazırda ‘Nur’ til meselesi çıkardı. Fikir ve til ve amel (iş) birliğine yumruk uruldu. Lâkin ziyansızdır. Her halde ‘tevhid’ (birleştirme) gibi vücud-u aziz mükerremin (aziz ve muhterem varlığın) müdafaasına çalışmak borcumuzdur. Çalışırız.

            BİZ ARAB DEĞİLİZ, AMMA TATAR DA DEĞİLİZ EFENDİM. ÇÜNKİ ‘TATAR MİLLETİ’ BİZLERDEN BAMBAÞKA BİR MİLLETDİR. Tatarlar Kıtay’a (Çin) tâbi ve Moğolistan’ın bir köşesinde dolanan bedevi (göçebe) ve mecusi, putperest bir kavimdir. Tilleri bizim tile hiç oşamaz (benzemez). Rusya’da bunlardan bir nefer bulunmaz. Elinizde tarih kitapları olsa gerektir. ‘Babürname’, ‘Þibân-ı Name’, ‘Þecere-i Türki’ hatta merhum Mercani’nin ‘Tarih-i Bulgar’ı gibi, atalar eserlerine müracaat buyrun. Eğer bunlar elde yoksa, Rus tilinde yazılmış ‘İstorya’ ve ‘Etnoğrafya’ kitapları Petersburg’da yüzlep (yüzlerce) bulunurlar. Bunlara müracaat buyrun. Her ilim ve fenden icmalen (özetleyerek) haber veren seksen cilt Brockhaus lûgat-ı umumisine müracaat edelim. Bu lûgat-ı ilmiyenin 47. cildinin, 189. ve 344. betlerine (sayfalarına) bakın ne demiş: Türk tilini şiveleri ile tekellüm eden
            (konuşan) halklar, taifeler (boylar) Asya’nın bir çok yerlerinde, Avrupa’nın şimal (kuzey) ve cenub-i şarkisinde (güneydoğu) ve kısmen Afrika’nın şimal-i şarkında ikâmet ederler. Bahr-i Muhit-i Müncemitten (Buz Denizi) ta İran ortalarına kadar, ta Rusya ortalarından Kıtay’ın Göbenlon dağlarına cayramış (yayılmış) bir millettir ki Rusya’da Hankirmanlılar, Makedonya’da Osmanlılar bu millete mensupturlar.

            Til lisan itibariyle Sibirya’nın Yakutları, Sibirya Türkleri, Baraba, Kazak, Kırgız, Karakalpak, Başkırt, Nogay, Kazanlı, Kırımlı, Kumuk, Uygur, Özbek, Tarançe, Sart, Azerbaycan ve Osmanlı namları ile maruf taifeler, orumlar hep TÜRK TİLİ İLE SÖYLEÞİRLER. HEP TÜRKLERDİR.

            BİZ TATARMIZ DEGEN KİÞİLER RÜCU KILMALI (sözünü geri almalı), BU FİKİRDEN KAYTMALI (geri dönmeli).
            Gelelim ‘TATAR TİLİNE’, yazdığınız Tatarca ise, gazetenizin yine şu 11’nci nüshasında, Perm vilâyeti Osa üyezdi (şehri), Biçom Karyesinin (köyü) imamı Abdurrahman Efendinin, Uralsk beldesinden Zarif Elhari Efendinin, Orenburg vilâyeti Bozuluk şehri imamı Ali Asgar Efendi cenapları tarafından gelmiş ve derc edilmiş (yayınlanmış) mektupların tili nasıl tildir? Ata, ana tili yani Türkçe değil midir? Sizin kullandığınız til hiç ‘tatarca’ değil, lâkin uram ve izvoşcik arabacı şivesidir.Þehabettin-i Mercani’den Kayyum Nasıri’den başlap, 25, 30 seneden beri elenmiş ve bir derece hallolunmuş milli ve umumi lisan-ı edebiden niçün oluyor da haberiniz yoktur? Bu gaflet hiç caiz görülemez. Hiç olmazsa aldığınız özünüzden menkul. Dokuzyüz mektuptan yediyüzellisi lisan-ı edep ile yazılmış olduklarından ibret ve meslek almak gerek”.

            “Mühim Zaman Bu Zaman” başlıklı makalesinde (“Tercüman”, 15 Mart 1905, No. 20) ise Gaspıralı, “Rusya Müslümanları” tâbirinden ne anlaşılması gerektiğini şöyle açıklıyordu: “Rusya Müslümanları... diyoruz. Bunlar kimlerdir? Nereden ‘kaydan’ gelmişler? Hâzırda çokluk ve köplük (fazlalık) itibariyle Rusya Devleti’nin birinci ahalisi Rus preslevni halk olduğu halde, ikinci halk ehl-i İslâmdır. Rusya’nın Avrupa ve Asya vilayetlerinde onsekiz milyon müslüman mevcuttur. Bunların onaltı milyonu cins, süyek (kemik), dil, tekellüm (konuşma), âdet ve tarih itibariyle EVLAD-I TÜRKTÜR. Ve onaltı milyon halk, Kırgız, Tatar, Türkmen, Azerbaycan, Kırımlı, Þirvanlı, Kazanlı vesair namlar ile maruf (tanınmış) ise de, cümlesinin aslı Deşt-i Kıpçaklıdır (Kıpçak Bozkırındandır)”.

Gaspıralı İsmail Bey, Devlet Duması’ndaki Maarif Komisyonu’nun Müslüman okullarındaki eğitim dilini “Tatar dili” olarak belirten bir kararını net bir biçimde eleştiriyordu:

            “Demek oluyor ki millî lisânımız ‘Tatarca’ ve tahsil-i ibtidaiyemiz de bu Tatarca ile edilmek lâzım gelecek. Vay politika, politika, mekteblere girmez isen ne güzel olurdu. Tatar kavmi mevcut değil, Tatar dili malûm değil. Lisânımıza her ne isim verilirse verilsin, hakikat-i hâlde TÜRK DİLİNDEN başka bir şey olmayacaktır.... Rus ve Osmanlı tarihleri Rusya Müslümanlarına garaibden olarak ‘Tatar’ ismi vermişler, fakat bizi Tatar edemezler. Hattâ kendimiz bile Tatarız diye ikrar etsek yine hakikati çürütmek mümkün olmaz” (7).

Bu gerçekleri hiç şüphesiz Rus makamları da çok iyi bilmekteydi. Nitekim, Başbakan Stolıpin tarafından Yüksek Din Þûrası Başkanı Lukyanov’a gönderilen 1910 tarihli bir genelgede, şu uyarıda bulunuluyordu:

            “Hristiyan milletinin Müslüman Dünyası ile olan çatışması dini olmayıp siyasi, kültürel ve devlet niteliğinde bir savaştır. Panislâmizmin son zamanlarda sağladığı başarı bu yüzdendir. Bu başarı bizim Rusya’da büyük önemi haizdir. Bir takım milletleri kapsayan Rusya müslümanlığının, önemsiz bazı istisnalarla, çeşitli lehçelerle olsa da, genellikle bir dilde konuşan TÜRK IRKINA mensup olduğu hususu göz önünden uzak tutulmamalıdır” (.

Görüldüğü üzere, resmi istatistiklerinde ve ilişkilerinde “Türk” tâbirini kullanmaktan ısrarla kaçınan Rus yöneticileri, gerçeği bu denli açık ve net ifade edebiliyorlardı. Bir kere daha anlaşılmıştı ki, “Türk hüviyeti”ni reddedip “boy hüviyeti”ni kabullenenler, Rus hükûmetinin “böl-yönet” taktiğine bilerek ya da bilmeyerek alet olmaktaydılar.

Gaspıralı İsmail Bey, cahilinden mürtecisine, sosyalistinden Rus hükûmetine uzanan garip bir işbirliğine rağmen, Rusya Türklerine Türklük şuuru vermekte ne kadar başarılı oldu? Bu soruya net bir cevap vermek mümkün değilse de, bildiğimiz, Gaspıralı İsmail Beyin son nefesini verdiği ana kadar Türklüğün propagandasını yapmaktan bir an bile geri durmadığıdır. İşte birkaç örnek daha:

            “Milletimiz büyük millettir. Zaman ve mekân ve mesafe tesirleri ile fırka fırka ayrılıp birbirini bilmez ve anlamaz dereceye geldiği ve ‘Türk’ yüksek ismini unutup kimi Tatar, kimi Karapapak, kimi Kazak, kimi Tarançı namları ile dağılıp ufaldıkları malûmdur (9).

            “Milletin ne fikirde olduğu ve olacağı ileride görülür. Bana gelince, nazar ve itikad-ı siyasiyemin nigzi (temeli) TÜRK OĞLU TÜRK OLDUĞUMDUR. İbtida, Türk olmayınca ne aristokrat olurum, ne avamiyun olurum, ne iştirakiyyundan. ‘Eğer bana halin berbattır, Türklük, yani kavmiyet, milliyet fikrini taşla da (bırak da) saadete nail ol’ deseler, bu yüzden gelecek saadete, bedbahtlığı tercih ederim. Ben, ben olmamak ne aklıma gelişir, ne vicdanıma yatar. Yüz Türkten zannederim doksandokuzu bu fikirdedir. MİLLİYET HER ÞEYDEN MUKADDEM VE HER ÞEYDEN MUKADDES TUTULUYOR. Bunu belki eskiliktir ‘perejitok’ zanneden gençlerimiz bulunur. Hayır, itikadım eskilik değildir” (10).

            1.3. DİLDE BİRLİK VE TÜRKLÜK ÞUURUNA DESTEK VERENLER

Gaspıralı İsmail Beyin başını çektiği umumi edebi dil hareketine, Rusya’nın hemen her yerinde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nde, Mısır’da, Balkanlar’da bulunan Türk aydınlarından büyük alâka ve destek gelmişti. Fatih Kerimi, Musa Carullah Bigi, Ahmet Aga(yev), Ali Merdan Topçubaşı, Dr. Hüseyinzâde Ali, Münevver Kari gibi yüzlerce aydın, Gaspıralı ile kader birliği yapmışlardı. Rusya’nın hemen her tarafından umumi edebi dil ile yayınlanan gazete ve dergilerin sayısında ciddi artışlar kaydedilmişti. Rusya Türklerinin Türklük şuuruna sahip olmaları, bir başka ifadeyle millet merhalesine geçmeleri yolunda gayret sarfedenlerden biri olan Rızaeddin Fahreddin(of), 17 Kasım 1905’de “Bizler Tatar mı Değil mi?” başlıklı mükemmel ve mükemmel olduğu kadar da devrin şartlarında radikal sayılabilecek bir makale kaleme almıştı. Tarihi gerçekleri halkın da anlayabileceği sadelikte ifade eden Fahreddin(of), makalesinde kısmında şu tespitlerde bulunmaktaydı:

            “İlk asırlarda Türkler: Hun, Avar, Uygur, Hazar ve Bulgar, Peçenek ve son zamanlarda da Selçuk, Kırgız, Başkırt, Türkmen, Osmanlı, Azerbaycan, Bulgar gibi birkaç fırkalara ayrılmış ise de, böyle ayrılık bazen siyasi ve bazen de yalnız oturdukları orun (yer) cihetince olmuştu. Bir ata ve bir ana balaları olan Türkler, Astırahan etrafında olduklarında, Hazer Denizi münasebetiyle ‘HAZER’, İdil ve Ural boylarında oturdukları vakit ‘BULGAR’ diye atalnup (adlandırılarak) yürürler idi. Yoksa bunların örf ve âdetleri maişet ve tilleri (dilleri) cihetinden bir farkları da yok idi. Þöyle ki, Ufa Vilâyeti’nde olan bir Başkırt, Anadolu’nun istediği yerine varsın, kendi tilini ve kendi örf ve âdetini görür ve söyleşir, Azerbaycanlı bir Türk, Kaşgar’a vardığında yine işbu hale tesadüf eyler....

            Türkî olan bir kavmin, Türkî olan ikinci kavim üzerine ihtilat etmesinden üçüncü bir kavim zuhur etmesi lazım gelmez. Öyle ise Finler üstüne gelen Hunlar, Avarlar, Hazer ve Bulgarlar, Tükyular ve gayriler ne kadar köp (çok) olsalar olsunlar, hemişe (daima) TÜRK OLARAK KALIRLAR....

            Tatarlar bu yerlere geldiklerinde, bizim babalarımız olan Türklerin, kürşileri (komşuları) olan kavimlerin arzu edecek revişde (tarzda) medeniyetleri var idi.... Deşt-i Kıpçak’ta, Moğol ve Tatar Hükûmeti munkariz (tükenmiş) olduğu günde, babalarımız olan BULGAR VE HAZER TÜRKLERİ, milyonlar ile hesab edildikleri halde vatanımızda yaşarlar idi. Öyle ise bizler TATAR DEĞİL, HALİS TÜRKLERİZ” (11).

            Kazan’da yayınlanan “Yulduz” (Yıldız) gazetesinde yer alan aşağıdaki değerlendirme yazısı, “Tercüman”ın 27 Eylül 1907 tarih ve 50 No.lu nüshasında da iktibas edilmişti:
            “Bu gazete yirmibeş seneden beri devam etti. Halkın okuvdan hiç lezzet almadığı bir zamanda, türlü zahmetler çektiği halde sebat gösterdi. İmdi halkın gözü açıldı, matbuattan lezzet alabaşladıkları zamanda ‘Tercüman’ elbette devam edecektir. Yirmibeş sene içinde sevip, okuyup istifade eden kişilerin hiç birisi ‘Tercüman’ı taşlamazlar (bırakmazlar), hem taşlamamaya gerektir. Çünkü ‘Tercüman’ onların her birinin manevi üstadıdır.

            Eğer yeni gazeteciler eskiden beri ‘Tercüman’ okuyup, istifade kılıp gelen bolmasa (olmasa) idiler, hiç birinin muratları anlaşılacak derecede yazamazlardı. Tanları atsa da kuyaşları çıkmazdı (şafakları sözse de güneşleri doğmazdı). Davuşları (sadaları) çıksa da kulaklara işitilmezdi. Kazan şivesinde yazılan gazeteler ile kanaatlenip ‘Tercüman’ okumayı taşlamak hiç makul değildir. Lisân-ı edebiden haberdar olup, matbuat-ı osmaniyeyi mütalaaya iktidar kesbetmek arzusunda olan adamların cümlesi ‘Tercüman’ okumalıdırlar. Yaş (genç) mollalar da, muallimler de, başkalar da ‘Tercüman’ okuyup, fikir ve lisan cihetinden istifade etmeli. Yoksa lisân-ı umumiden ırakta kalırlar”.

Yukarıdaki iktibasın sonunda, “Tercüman” idaresinin bir notuna yer verilmiştir: “Tercüman hiçbir tarafa meyletmeyip, kangarmayıp (eğrilmeyip) LİSAN birliğinden FİKİR birliği, fikir birliğinden İÞ VE İSTİKBAL birliği doğacağını gözleyip çalıştığı cümle okuyanlara malûm olduğu gibi, bazı sebeplere binaen okumayanlara hem malûmdur. Biz için bu kâfidir, bakisine gelince: Cemaate rahmet”.

“Tercüman”daki bir başka iktibas da “Füyuzât”a aittir. Gaspıralı İsmail Bey, 13 Þubat tarih ve 16 No.lu “Tercüman”da yeralan bu iktibas yazısının girişine, duygu ve düşüncelerini de katmıştır: “Yirmibeş sene oluyor ki, Tercüman’ı baştan sonuna kadar veya üçte ikisini aciz kalemimden çıkarmakta idim. Bir nüsha Tercüman yoktur ki, yarısı kalemimden geçmiş olmasın. Bugün aldığım milli gazete ve dergilerimizde o kadar güzel yazılar ve fikirler gördüm ki, ciddi sevincimi göstermek için bunların kısmen naklini acele ederek, gazetemi arkadaşlarımın eserleri ile süslemeğe karar verdim. Tabii bu nüshamıza beş on satır havadis ve telgraf girdi ise de bunlara bakılmayıp yoldaşlarımın şerefine, yoldaşlarımın eserleriyle dolu kabul edilsin. Yazılmış ve nakledilmiş yazıların altında benim de aciz imzam vardır ki, yalnızlık ile canı yanmış eski bir yazıcının sevinç imzalarıdır”.

Turanî imzası ve “Türk Dilinin Vazife-i Medeniyesi” başlığı ile iktibas edilen makalenin girişinde şu bilgilere yer verilmektedir:

            “Bir Türk edibi diyor ki, Arab’ın dili din ve mezheb dili oldu. Türk dili ise medeniyet-i cedide (yeni uygarlık) dili oluyor... Bu sözü biraz ıslah edelim: Arab dili din ve mezheb dili oldu. Fars dili şiir ve edep dili oldu. Türk dili ise devr-i cedid için terakki ve medeniyet dili oluyor. Bu hem zamanın hem mekânın ihtiyacındandır. Zamanca İslâm medeniyetinin üçüncü devri, yani son devri başlıca Türk tarihinden ibaret olduğu gibi, mekânca dahi dünya yuvarlağı üzerinde Türk dilinden daha yayılmış bir dil yoktur. Uzunlamasına, Mançurya’dan ve Sibirya’nın Uzak Doğu kuzeyinde akan LENA nehri sahilinden başlayıp, Altay, Karakurum, Pamir, Hindikuş, Kafkas, Kırım dağlarından geçerek Balkan dağlarının batısının sonuna kadar; genişlemesine, Ural dağlarının kuzey son noktasından, Afrika’nın Büyük Sahrası’na kadar olan yerlerde oturan ahalinin büyük kısmı Türk Dili ile konuşurlar.

            Türk’ün eyler dili Çinseddine dek hükmünü icra,

            Bir ucudur Altay, bu yerin bir ucu sahra.

            İşte böyle geniş bir ülkede dağınık bulunan kabile ve aşiretlerin çoğu henüz bir yarı vahşette bulunuyorlar. Bunları medeniyet yoluna çıkaracak vasıta ne Arab, ne Fars, ne Rus ve ne de Frenk dilidir. Bu vasıta, ancak ve ancak TÜRK DİLİDİR. Bize Avrupalıların umumi dil diye icat ettikleri ve ne ‘volapak’ ve ne de ‘esperanto’ lâzımdır. Bir öz, muhtelif şive ve lehçelerimizi ıslah ve birleştirme ile, kendimize mahsus medeni ve edebi bir umumi Türk dili vücuda getirebiliriz”.

Tüm bu bilgi örneklerinin çerçevesinde şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Yüzlerce yıllık Rus tahakkümü, bu ülkedeki Türklerin, Türklük şuurunu tümüyle yok etmeye yeterli olmamıştı. Gaspıralı İsmail Beyin öngördüğü Türklük şuuru, kısa vadede politik bir temele ve söyleme dayanmıyordu. Meselâ, bütün Dünya Türklerini bir bayrak altında toplanmaya çağıran bir Turancılık ülküsü ile hiçbir alâkası yoktu. Her şeyden önce, Rusya Türkleri ile Osmanlı Türkleri arasında tarihten gelen bazı köklü ayrılıklar vardı. Bir başka ifadeyle tarihî geçmişleri, mahalli kültürleri ve de siyasî pozisyonları farklıydı. Osmanlı Türkleri hür, kendileri ise esirdi. Önemli olan, sonu meçhul büyük hayallere girişmeden, Rus kanunları çerçevesinde temel hak ve hürriyetleri kazanım mücadelesi vermekti. Bunun için de azınlığın milli-medeni uyanışını, kadın-erkek eşitliğini sağlamak gerekiyordu. Ancak bunlar sağlandıktan sonra, sıra bu defa Rusya vatandaşları arasında anayasal eşitliğin sağlanmasına gelecekti. İstiklâl ve hürriyet daha sonraki bir merhaleydi ve bu merhaleye geçilmeden “boşboğazlık” yapmanın alemi de yoktu. Gaspıralı İsmail Bey, sürekli düşündüğü ama açıkça söylemediği bu ilerki merhalelere ilişkin idealini sadece Türk Ocaklarının Reisi Hamdullah Suphi Beye (Tanrıöver) açıklamıştı: “Bazı düşünceler vardır ki, o bize yasaktır. Onları bizden sonra gelecek nesillere bırakalım, biz manevi birliği yapalım, dilleri birleştirelim. Siyasi birliği başkaları düşünsün” (11). O’na göre, Türklük şuuru demek, Rus hükûmeti tarafından teşvik edilen kısır ve dar boy milliyetçiliğini aşmak; kültürel ve insani amaçlı olarak Türk Dünyası’nda dayanışmayı ve yardımlaşmayı sağlamaktı... Türk Tarihinin en büyük Türkçüsü Gaspıralı, 11 Eylül 1914’de sadece fâni bedeniyle aramızdan ayrılırken, geriye fikirlerini, ideallerini ve programını bırakmıştı. Ve bizzat kendi ifadesiyle O, artık “bahtiyar İsmail”di...

            2. DOĞUMUNUN 150. YILDÖNÜMÜNDE TÜRK DÜNYASI

Gaspıralı İsmail Beyin aramızdan ayrılmasından sonra geçen 87 yıl içinde Rusya Türkleri büyük acılar yaşadı ve yaşamakta. I. Dünya Savaşı’nın tahribatı üstüne Rusya’da Çarlık rejimi devrildi. Yeni rejimde sömürenler dahil herşey değişti; değişmeyen sadece sömürülen Türk toplulukları ile, bunlara yönelik asimilasyon politikalarıydı. Beyaz Çarların yerine gelen kızıl Komünist Partisi yöneticileri, Türk hüviyetinin telaffuzunu bile yasakladı. Rusya Türkleri, “burjuva milliyetçiliğini tasfiye” kampanyalarında milyonlarca aydınını yitirdi. Tatarcılığın da modası geçti; İdil-Ural’da Mişerler, Tipterler, Başkırtlar ve daha pekçok alt kültür bölünmeleri birbirini izledi. Gaspıralı İsmail Beyin yurdu Kırım’daki Türkler, suni açlıklarda ve siyasi tasfiyelerde verdikleri kayıplar yetmiyormuş gibi, II. Dünya Savaşı sonrası 18 Mayıs 1944’de vatanlarından Orta Asya, Urallar ve Sibirya’ya sürüldüler; toplam nüfusun % 46’sını iki ay süren insanlık dışı sürgün yolculuğunda kaybettiler. Ve hâlâ anavatanları Kırım’a tamamen dönebilmiş değiller. Dönenler de sefalet sınırının altında yaşamaktalar. Gaspıralı’nın tahrip edilen kabri dönenler tarafından yeniden yaptırıldı ancak Gaspıralı’nın ev ve gazete idarehanesinin yer aldığı binada Rus aileler halen ikâmet etmekte. Kırım’da da artık Tatarcılığın modası geçti; bir avuç Kırım Türkü, Tatlar, Nogaylar, Gotlar olarak bölünmekte, birbirlerine düşman edilmekte. Kırım Türkleri gibi Orta Asya’ya sürülen Ahıska (Mesket) Türklerine en büyük zulüm ve baskıyı, Türklük şuurundan yoksun Özbek, Kazak, Kırgız milliyetçileri gerçekleştirmekte. Sovyetler Birliği ve Komünist Partisi tarihe karıştı; ancak Türk toplulukları arasında birlik ve beraberlik ruhu, Türklük şuuru yok. Karabağ kaçkınlarına, Uygurlara, Kerkük, Batı Trakya ve Kosova Türklerine hiçbir Türk Devleti yardım etmiyor, haklı davalarına sahip çıkmıyor, keza Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımıyor. Merhum Ebülfeyz Elçibey dışında hiçbir Türk Cumhuriyeti’nin lideri, sahip oldukları istiklâl ve hürriyet kavramlarının farkında ve mesuliyetinde değil. Birleşik Devletler Topluluğu’na girmek ve topraklarında Rus birliklerine üs vermekte sakınca görmüyorlar.

Özetle, Sovyet despotizmi, Türklük şuuru ile Gaspıralı İsmail Beyin fikir ve ideallerini unutturduğu için yaşanıyor tüm bu sıkıntılar. Ancak, O’nu unutmayan, fikir ve ideallerine sahip çıkan Türk entellektüelleri, şimdilerde O’nun 150. Doğum Yıldönümünü anmaktalar; ABD’de, Almanya’da, Türkiye’de, Kırım’da ve Tataristan’da. Ama hâlâ Gaspıralı İsmail Beyi tüm yönleri ile (eğitimci, gazeteci, politikacı, halkçı, milliyetçi vb.) ortaya koyan bir biyografik eser henüz hazırlanmış değil. Biz Türkler, Gaspıralı’yı tanımadan, tanıtmadan, anlamadan, fikir ve ideallerini tüm insanlarımıza maletmeden, Türklük şuurundan mahrum vaziyette yaşadığımız problemleri tekrar tekrar yaşamak zorunda kalacağız. Keşke, Türkiye’nin Türkçü şairlerinden Mehmet Emin Yurdakul’un Gaspıralı’nın vefatının hemen sonrasında yazdığı şiirde dediği gibi olabilsek:

Sen kabrinde rahat uyu! Yakında

Bu sonuncu felâket de bitecek;

Yarın senin hür bakışlı ırkın da

Altın devri terennümler edecek.

Zira senin bıraktığın izlerde

Kadın, erkek bir genç neslin yürüyor.

İman ile aşk sunduğun her yerde

İnkılâbın fikri hüküm sürüyor.

Bizden senin pak ruhuna fatihalar, rahmetler

Unutulmaz hâtırana, kalp dolusu hürmetler!..

DİPNOTLAR :

   1. Geniş bilgi için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, Çarlık Rusyası’nda Türk Kongreleri (1905-1917). (Ankara: Kırım Dergisi Yayını, 1997), s. 6 vd.; “İlk Defa Yayınlanan Belgeler Işığında: Gaspıralı İsmail Bey ve Çarlık Rusyası Hükûmetleri”, Kırım Dergisi, 5: 19, Nisan-Haziran 1997, s. 3-27.
   2. 1906 Sene 16-21 Avgust’da İçtima İtmiş Rusya Müslümanları’nın Nedvesi. (Kazan: Kerimiye Matbaası, 1906), s. 77.
   3. “Bekir Çobanzade, Türk-Tatar Lisâniyatına Methal. s.191”den Kırımlı Cafer Seydahmet, Gaspıralı İsmail Bey. (İstanbul: 1934), s. 74.
   4. Gaspıralı’ya göre, gereksiz Arap ve Fars kelimelerini aynen kullananların yazdıkları, ortak edebi dili halk tabakaları için anlaşılmaz kılmaktaydı. Bkz. Ahmet Caferoğlu, İsmail Gaspıralı. Ölümünün 50. Yıldönümü Münasebetiyle Bir Etüd. (İstanbul: 1964), s.13.
   5. “Can Ya ki Dil Meselesi”, Tercüman, 25 Ocak 1908.
   6. “Can Ya ki Dil Meselesi”, Tercüman, 22 Ocak 1908.
   7. “Can ve Hayat Meselesi”, Tercüman, 11 Aralık 1909.
   8. Süleyman Tekiner, “Azerbaycan Türkleri”, Dergi, 60: 1970, s. 8-9.
   9. “Lisan Meselesi”, Tercüman, 4 Kasım 1905.
  10. “Tercüman, 17 May 1906”dan Sabri Arıkan, “İsmail Bey Gaspıralı ve Ceditçilere Yapılan Suçlamalara Cevap”, Kırım Dergisi, 7: 26, Ocak-Mart 1999, s. 30.
  11. Kırımlı Cafer Seydahmet, a.g.e., s. 54-55.

NOT: Bu tebliğ, 29-30 Mayıs 2001’de Tataristan’ın Başkenti Kazan’da, Tataristan Bilimler Akademisi’nce gerçekleştirilen “Doğumunun 150. Yıldönümünde Gaspıralı İsmail Bey” konulu Uluslararası Sempozyumda sunulmuştur.
Logged
batugeray
Hero Member
*****
Offline Offline

Beyanat sayısı: 340


CİHANGİR BORAN ---- ( Qırım TATAR'I ) -----


Azalıq malümatı
« Cevap #99 : 2010 mart 05, 20:53:41 »

EŞİTEMEN

Eşitemen, şo Qırımda, Qazanda.
Orenburgda, Türkistanda, er yaqta,
Tatarlıqnı coytmaq içün tırışqan
Bir quvet bar. Qolı qanlı, qalbi taş,
Bizden tügül şo quvetke qarışqan.
Köziñni aç, coytılma, ey tatar caş!
Abaylayıp cür! Avdarılğan car bolır.
Köziñni aç! Açıq közler bar bolır.

Eşitemen, aqmaz bolğan dereler.
Kesek-kesek qanğa tolğan alay cer,
Nurlı közler tırnaqlarman oyılğan.
Tatar caşı, iç bonlarğa tözilmiy.
Tatarlıqnıñ yıldızları coyılğan.
Şay bolsa da, gene ümit üzilmiy.
Aldıñnı kör! Çuqır capqan qar bolır.
Ötkir bolsañ, curtıñ sağa yar bolır.

Eşitemen, insanlıqnı parlağan,
İnsanlıqnı insanlarğa carlağan
Qara quvet bilgilerni, oquvnı
Ezgenden soñ, toqtatqan aqqan suvnı.
Şo suv bizniñ qanımızdır, tatar caş!
Şo sebepten tüsleri qırmızıdır.
Emgenleri Ana Curtnıñ qızıdır.
Kelir bir kün, o qanlarnı bir quyaş
Coyar. Curtta uzın künler toy bolır.
Geçken künni oylap külgen oy bolır.

Şo toylarda, ey Siz, tüşken Yıldızlar,
Sizniñ içün tatarnıñ qartı-caşı
Tögecekler cılay küle közyaşı,
Tüşken tamla qurğan curtnı yaldızlar!

Mammet Niyazi
Logged




Taşlañız o paqır qalqnı, suşu coq,
Suşu bolsa, caşavında ötiycek, –
Menmen Cengız, Temır Qan'nıñ torunı,
Menmen onıñ colun daim kütiycek...

Sırımnı bildırme,
Cavlarnı qüldırme,
Tatarman – Cengızday!
Qart Dunay, qart Dunay!..

Beqır Şobanzade
metehanoğlu
Full Member
***
Offline Offline

Beyanat sayısı: 87


Azalıq malümatı
« Cevap #100 : 2010 mart 07, 02:01:51 »

--------------------------------------------------------------------------------

"Tatar" sözü, çeşitli zamanlarda değişik anlamlarda kullanılmıştır. Ruslar bu deyimi, yüzyıllar boyunca, Avrupa Rusyası'nda yaşayan Türk soylu Müslümanlar için kullanmışlardır
Batılı yazar ve araştırmacılar "Tatar" kelimesini, Türkistan'da ve Karadeniz'in kuzeyinde yaşayan Türkler için kullanmaktaydılar. Osmanlılar ise, miladî on altıncı yüzyıldan başlayarak "Tatar" deyimini, kuzey Türkleri için kullanmışlardır.
Kırım Hanları için ilk defa Osmanlı Fermanlarında 1696 yılında tatar ifadesi geçmektedir. İslâm dünyasında ilk kullanıldığında, "Tatar" kelimesiyle kastedilen, "Moğol" idi. Miladî on üçüncü yüzyılda yaşamış olan Arap tarihçi İbnül Esir, Moğollardan bahsederken daima "Tatar" kelimesini kullanmaktadır: "Tatarların İslâm ülkelerine gelişi" "Tatarların Türkistan ve Maveraünnehr'e çıkışı" "Kâfir Tatarların Harzemşah üzerine yürüyüşü" gibi. Tabiî şamanist, kısmen budist Moğollardan bahsetmektedir.
Cengiz Han'ın Celâleddin Harzemşah'a yetişmesini anlatırken "Celâleddin (Sind nehrini) geçemedi, Cengiz Han Tatarlarla ona yetişti" demektedir. İbn Kesir (öl.1372), Cengiz Han'ı anlatırken "Tatarların en büyük sultanı, bugünkü meliklerinin babası" ifadesini kullanır.
İbn Haldun da "Bu sultan, Cengiz Han, Tatarların sultanıdır" demektedir. Çok iyi bilindiği gibi Cengiz Han, Moğol hükümdarıdır."Tatar" kelimesi, günümüz Arap araştırmacılar tarafından da "Moğol" yerine kullanılmaktadır. Meselâ, Moğol istilâlarını gösteren haritanın yaftası "Tatar yağması"dır. Moğollar, 1258 de Bağdat'ı işgal edip Abbasî Halifeliğini yıkmadan önce, 1237 de Moskova'yı zaptettiler. Moğol (Tatar) ordusunda en kalabalık zümre Kıpçak Türkleri idi.
Türklerin büyük çoğunlukta olduğu Moğol ordusu, günümüzde Rusya denen bölgeyi, on üçüncü yüzyılın ilk yarısında zaptetmişti. Bu durum, Rusların, Avrupa Rusya'sındaki bütün Türk kökenli Müslümanlara niçin Tatar dediklerini açıklar.
Moğol (Tatar) ordusunun büyük çoğunluğu Türktü; Ruslara göre, bütün Avrupa Rusya'sında yaşayan Müslüman Türkler, Moğolların (Tatarların) torunlarıydı.
Önemle belirtilmesi gereken bir husus da, Moğol (Tatar) ordusunun çoğunluğu Türk olmakla birlikte, bütün komuta kademeleri Moğolların tekelindeydi. Kıpçaklar, Peçenekler ve öteki Türk boylarından gelenler rütbesiz askerlerdi. Abbasî Halifeliğini 1258'de yıkmış olan, Cengiz Han oğlu Tuluy'un oğlu Hülagü ve ordusundan, bütün çağdaş ve sonraki Arap tarihçileri "Tatar" diye bahsettikleri gibi, diğer milletler de, on üçüncü yüzyılda yeryüzünün en büyük devletini kurmuş olan Moğollardan "Tatarlar" diye söz etmektedirler. On üçüncü yüzyılda Çin'in çok büyük bir bölümü, Türkistan, İran, Irak, Suriye, Anadolu, bugünkü Rusya, Kafkasya, Kırım, Ukrayna, Polonya, Tatarlar (Moğollar) tarafından zapt edildi. Bu Tatar hakimiyeti altında yaşayan milletler de Tatar (Moğol) sülâlesinden hanedanların idaresinde yaşadıkları için "Tatar" diye anıldılar. Böylece, on dördüncü yüzyıldan başlayarak "Tatar" kelimesi, kavmî, etnik, soyla ilgili bir söz değil, teba'iyyeti (uyrukluğu), bir nevi vatandaşlığı ifade eden bir deyim haline geldi.
Yani, artık "Tatar" sözü, etnik (kavmî) değil, siyasî bir anlam ve içerik kazandı. Türk ülkeleri dışındakiler zamanla Tatar (Moğol) hakimiyetinden çıktı. Hazar Denizi ve Karadeniz'in kuzeyindeki bölgelerde yaşayan Türk topluluklarında Tatar siyasî ismi devam etti. Cengiz Han'ın diğer oğlu Cuci'nin oğlu Batu Han'ın hükümdarlığında, Karadeniz ve Hazar Denizi'nin kuzeyinde, Arapların ve Avrupalıların "Altın Orda" (Altınordu) (Rusçası Zolotaycı Orda) dedikleri "Gök Orda" devleti ortaya çıktı.
Batu'nun kardeşi Burka Müslüman oldu, 1255 yılında Gök Orda Han'ı olunca Müslümanlığını ilân etti. Bereke adını alan bu zat, Altın Orda'nın ilk Müslüman hanıdır. Bereke Han, Anadolu Selçuklu hanedanından bir hanımla evlendi. Bu evlilikten doğan oğlu İzzeddin'e, Solhat ve Sudak şehirleriyle yörelerini verdi. İzzeddin ve annesi, binlerce Müslüman Türkü Anadolu'dan Kırım'a getirip yerleştirdiler.
İslâm Gök Orda hızla yayıldı ve çok sağlam bir şekilde yerleşti, kök saldı. Gök Orda'da (Altın Orda'da) hanedan Cengız Han soyundandı, fakat "Türk unsuru o kadar kuvvetliydi ki on dördüncü yüzyıl başlarında Altın Orda bu unsurun tesirine direnemedi ve bir Türk Devleti haline geldi".
Gök Orda Hanı Toktamış 1396'da Timur'a yenilince, bu hanlık parçalandı; toprakları üzerinde Kazan, Kırım, Astrahan ve Kasım Hanlıkları kuruldu. Bu hanlıkların sadece hanları ve yüksek kademedeki idarecileri gerçek Tatar, yani Moğol idiler, fakat, idare edilenlere de hükümdarlarından dolayı Tatar denildi: Türkistan'daki Türklere, başlarındaki Özbek Han'dan dolayı "Özbek" denmesi, son Gök Orda (Altın Orda) Hanı Toktamış'a karşı ayaklanıp onunla savaşan tümen (10.000 atlı) beyi Nogay'ın buyruğu altındakilere ve onların günümüze kadar gelen torunlarına "Nogay" adı verilmesi, Osmanlı idaresindekilere "Osmanlı" denilmesi gibi.
Zamanla hanlar ve yöneticiler de Türkleştiler. Meselâ, Kırım'ın ünlü kahramanı, XVI. yüzyılda yaşamış olan Bora Gazi Geray Han, Türkçe söyleyen birinci sınıf bir şair ve klasik Türk musikisinde çok usta bir bestekârdır. Nitekim, Çarlık Rusyasının son yıllarında milliyet prensibi ön plâna çıkınca, Rusya'daki halklar kendilerine "Türk" mü yoksa "Tatar" mı denmesi gerektiğini tartıştılar.
Günümüzde, Rusya Federasyonu içinde, başkenti Kazan şehri olan Tataristan vardır. Bu ülkede, halkın yarıdan biraz fazlası Müslüman, yarıya yakını da Rustur. Müslümanlar, Türkçenin kuzey lehçesini konuşurlar, ataları, İbn Fadlan'ın bahsettiği, 922 yılında (Anadolu'nun Müslüman hakimiyetine girmeğe, Türkleşmeğe başlamasından 150 yıl önce) resmen İslâm'a girmiş olan İtil (Volga) Bulgarlarıdır.
Arapça kaynaklarda Saqâlibe (tekili: Saqlab) lafıyla anılan İdil Bulgarlarının isteği üzerine Abbasî Halifesi oraya, İslâm'ı öğretecek, cami ve minber yapacak kimseler gönderdi. Giden heyette bulunan İbn Fadlan, bu sefer sırasında gördüklerini yazmıştır. (Bulgarların öteki dalı, Karadeniz'in kuzeyinden geçerek Balkanlara inenleri, 863 yılında Hristiyanlığa girip Slavlaştılar; Bulgaristan'dakiler bunlardır.)Tataristan'daki Bulgar Türklerinin lehçesinde çok güzel Türkçe sözler yüzyıllardan beri yaşamaktadır: Oda yerine bülme (bölme), pazartesi karşılığı baş gün, örümcek ağı yerine ürmücek uyası (oyası), mide yerine aşkazan kullanılmaktadır.
Şüphesiz, Tataristan'daki, Türkçenin kuzey lehçesini kullanan Müslümanlar Türktür, "Tatar" kelimesi, onlar için kimliklerini belirleyen bir yaftadır. Zamanı gelince, "Tataristan" sözünün "Kıpçakistan"'a çevrilmesi gerekir. Öte yandan, gerçek Tatarlar, Anadolu'da on beşinci yüzyıla kadar görülmektedir. Moğolların Anadolu Selçuklularını 1243 yılında Kösedağı savaşında yenmeleriyle, Anadolu Moğol (Tatar) istilasına uğradı.
Selçuklu Devletinin yıkılmasıyla ortaya birçok beylikler çıktı. Bunların içinde, Osmanlı Beyliği en küçük, fakat İslâmî değerlere bağlılıkta en samimî olanı idi. Diğer beylikler birbirleriyle uğraşırken Osmanlılar Bizans ve Avrupa'ya karşı cihad faaliyetlerine giriştiler. Kısa zamanda önemli bir devlet haline geldiler ve dördüncü hükümdar Yıldırım Bayezid Sivas ve Tokat yörelerini Tatar kabilelerinden sıyırıp aldı.
Anadolu'da Tatar (Moğol) kabileleri olarak bilinen guruplar vardı. Onlara Kara Tatar taifesi denirdi. Cengiz Han İmparatorluğu tarafından (Moğollar tarafından) Selçuklulara nezaret etmek üzere Anadolu'ya gönderilen kavimlerden olub zamanla Kayseri'ye ve Sivas taraflarında çadırda oturan olarak tanınmış ve yerleşmişlerdir.
Yıldırım bu söz konusu grubu (Kara Tatar) bir nevi kollamış onlardan vergi almamış sadece savaş sırasında bu gurubun savaş kabiliyetinden yararlanmış onları hemen hemen her savaşta ordusunda bulundurmuştur. Daha sonra Timur Anadolu'yu istila ettiğinde buradaki Kara Tatar grubunun beylerine özel muafiyetler vereceğini vadederek tarafına çekmiş Yıldırım'a karşı bunlar Timur'un yanında yer almışlardır. Timur Anadolu dan çekilirken de bu gurubun burada kalmasını istemmiş. Tabiri caizse zorla bunları geriye Asya bozkırlarına sürmüştür.
Yıldırım'ın oğlu Çelebi Mehemmed İskilip civarında üç beş bin çadır halkı görüp bunların "Tatar sergerdelerinden Minnet Beğin oymağı olduğu"nu öğrenince, hepsinin, Balkanlarda Filibe civarında yerleştirilmelerini emreder. Şu anda Filibe de bu Tatarların yerleştiği yere "Tatar Pazarı" denilir.
Böylece şu durum ortaya çıkıyor ki, Anadolu'da Moğol (Tatar) hakimiyeti devam etseydi, Osmanlı Devleti veya başka bir güçlü siyasî kuruluş ortaya çıkmasaydı, Anadolu'da yaşayanlar da Karadeniz'in kuzeyinde olduğu gibi, başlarındaki Moğol hanedanlardan dolayı, büyük bir ihtimalle "Tatar" diye anılacaklar. Bu kelime onların etnik değil, fakat siyasî yaftası olacaktı. Yine, çok büyük bir ihtimalle, Gök Orda'da ve ondan sonra kurulan hanlıklarda olduğu gibi, hakim Moğol (Tatar) hanedanı ve Moğol kökenliler Anadolu'da da Türkleşeceklerdi. Öte yandan, "Tatar" diye anılan bu kavme "Moğol" denmesi, Cengiz Han zamanından sonra olmuştur. Moğol tabiri Moğolistan ve Orta Asya'da yerleşmiş fakat Moğol İmparatorluğu'nun batı kısmında hiç bir zaman yaygınlaşmamıştır.
Logged
batugeray
Hero Member
*****
Offline Offline

Beyanat sayısı: 340


CİHANGİR BORAN ---- ( Qırım TATAR'I ) -----


Azalıq malümatı
« Cevap #101 : 2010 mart 11, 18:09:30 »

Önemli bir konunun altını çizmek isterim. Günümüz Türk Tarihçileri Cengiz Khan Atamızı hep Moğol Asıllı olarak tanımlamaktadırlar; ancak o dönemlerde Orta Asyada, Moğol diye bir Milletin olmadığını artık herkez biliyor. O dönemlerde, Kırımdan Çin seddine kadar olan bölgede; Aynı kökene sahip dil gurubunun, (Ural-Altay dil gurubu) değişik şive ve lehçelerini konuşan; büyük ölçüde Töresi bir, göçebe kabileler vardı; hatta Bertold Spuler in iddeasına göre; Cengiz Khan Atamız, Altay Tatarcası ile konuşuyordu. Tabi buda bilimsel bir iddea.

Bugün Moğolistan da yaşayan, Moğol dediğimiz Halha kavmide, Cengiz Khan Atamıza, Liyakat usulü ile bağlanan bir kavimdir. Tıpkı diğer göçebe kabileler gibi.

İşin aslı şudurki, Tatarlar ne Moğol du, nede Türk tü; hatta bu kelimelerin ne demek olduğunu bile bildiklerini sanmıyorum. Tatarlar sadece Tatardı. Tıpkı bugün olduğumuz gibi sadece Tatarız; ancak soyunu inkar eden soysuzlar her dönemde azda olsa çıkmıştır; çıkacaktır da....

Moğol kelimesi de 100 bilemedin 150 yıllık uyduruk bir İsimdir; eğer siz 150 yıl öncesinde Moğol ararsanız, karşınıza yine Tatar çıkar. Bunu bilenler bilir.
Logged




Taşlañız o paqır qalqnı, suşu coq,
Suşu bolsa, caşavında ötiycek, –
Menmen Cengız, Temır Qan'nıñ torunı,
Menmen onıñ colun daim kütiycek...

Sırımnı bildırme,
Cavlarnı qüldırme,
Tatarman – Cengızday!
Qart Dunay, qart Dunay!..

Beqır Şobanzade
metehanoğlu
Full Member
***
Offline Offline

Beyanat sayısı: 87


Azalıq malümatı
« Cevap #102 : 2010 mart 12, 00:52:39 »

 “Biz ki, Mülûk-ı Tûrân, Emîr-i Türkistânız! ”, “Biz ki Türkoğlu Türküz! ”, “‘Biz ki milletlerin en kadîmi ve en ulusu Türkün başbuğuyuz! ” diyen Emir Timur
Logged
batugeray
Hero Member
*****
Offline Offline

Beyanat sayısı: 340


CİHANGİR BORAN ---- ( Qırım TATAR'I ) -----


Azalıq malümatı
« Cevap #103 : 2010 mart 12, 16:42:52 »

“Biz ki, Mülûk-ı Tûrân, Emîr-i Türkistânız! ”, “Biz ki Türkoğlu Türküz! ”, “‘Biz ki milletlerin en kadîmi ve en ulusu Türkün başbuğuyuz! ” diyen Emir Timur

Kaçak güreşme! Gel Senin açtığın EMİR TİMUR konusunda tartışalım, Emir Timur Tatarmıymış, Türükmüymüş görelim.
Logged




Taşlañız o paqır qalqnı, suşu coq,
Suşu bolsa, caşavında ötiycek, –
Menmen Cengız, Temır Qan'nıñ torunı,
Menmen onıñ colun daim kütiycek...

Sırımnı bildırme,
Cavlarnı qüldırme,
Tatarman – Cengızday!
Qart Dunay, qart Dunay!..

Beqır Şobanzade
metehanoğlu
Full Member
***
Offline Offline

Beyanat sayısı: 87


Azalıq malümatı
« Cevap #104 : 2010 mart 12, 17:55:24 »

"Biz ki Melik-i Turan, Emîr-i Türkistan'ız,

Biz ki Türk oğlu Türk'üz;

Biz ki milletlerin en kadîmî ve en ulusu Türk'ün başbuğuyuz!..."

Bu sözler benim değil Emir Timur'un sözleridir.
Logged
Saife: 1 ... 5 6 [7] 8
  BASTIR  
 
Barmağa istegen yeriñiz:  

MySQL ile küçlendirildi PHP ile küçlendirildi Powered by SMF 1.1.8 | SMF © 2006, Simple Machines LLC

XHTML 1.0 keçerli! CSS keçerli! Dilber MC Theme by HarzeM